Biliyorsunuz iş hayatının önemli bir kısmı toplantılarla geçer ve büyük olsun küçük olsun, bir iş kurulacaksa öncelikle bu toplantı odalarında kurulur. Sonra faaliyete geçer. Yani daha en başından toplantı odasına hâkim olabilirseniz, işinizi dilediğiniz gibi kurup yönetebilirsiniz.
Toplantı odaları, özellikle de örneğimizdeki gibi bir toplantı odası, enteresan bir şekilde tiyatro sahnesine benzer. Dekor, ışıklar ama en önemlisi söylediklerinize karşınızdakini inandırma kabiliyetiniz. Elbette toplantıya girmeden önce hazırlıklı olmanız gerekir ama bu hazırlığınızı karşı tarafa iletmek ve onları etkilemek tamamen başka bir sanat dalı.
Birazcık tiyatroya geri dönelim. Tiyatroya gittiyseniz, ki gitmediyseniz hemen okumaya ara verin ve bir bilet alın, bilirsiniz ki sahnedeki şey sadece bir oyun. Sonuçta dekorlar var, oyuncuların gerçekten o kişi olmadığını biliyorsunuz. Hele bir de okumuş olduğunuz bir oyun sergileniyorsa, oyuncuların repliklerini bile takip edebilirisiniz. Ama yine de öyle bir an gelir ki, bu bilinçli halinizle bile, oyuncuların duyguları size geçer. Onlarla birlikte ağlayıp gülersiniz. Başkahramanın peşine takılıp ona ne olacağını merak edersiniz. Bu tüm dramatik* eserlerde böyledir. Yani tiyatro değil, evinizde patlamış mısır yerken sinema izleseniz, dizi izleseniz bile yine aynı duygulara kapılırsınız. Peki neden? Neden aslında o anda yaşanmadığını, gerçek olmadığını bildiğiniz şey hakkında duygulara kapılıyorsunuz? Dramanın gücü işte burada. Tiyatroda canlı oyuncuları o anda karşınızda izlemek ve onların gözlerine bakmak, sizi büyüler. Tabi burada insan beyninin bazı özellikleri de devreye giriyor. Beynimizdeki ayna nöronlar**, karışımızdaki duyguyu neredeyse aynı derecede bizim de yaşamamızı sağlıyor. Ayrıca yine insanların genlerinde olan bir özellik, anlatma ve dinleme ihtiyacı. Hayatımızın büyük bir kısmı ya anlatarak ya dinleyerek geçer, bu bizim mecbur olduğumuz değil muhtaç olduğumuz bir şey aslında. İnsanı insan yapan özelliklerden biri. Dinleyerek öğrenir, anlatarak öğretiriz. Bu da bizim zekâmızı ve medeniyetimizi geliştirmemiz sağlayan bir özellik. Bilgi birikimini bu sayede yapabiliriz. O nedenle biri bir şey anlatıyorsa ilk başta dinleme eğiliminde oluruz. Anlatılan şey ne kadar iyi anlatılıyorsa, içeriğinden bağımsız olarak, bir dinleme ihtiyacı hissederiz. Hani “fıkra anlatmayı bilmek” deyimi vardır ya, bazı insanlar çok güzel anlatır bazıları hiç beceremez. Dikkat ettiyseniz burada fıkranın içeriğinden bahsedilmiyor bile, “güzel anlatmak” deniyor. O nedenle biri bir şeyi güzel anlatıyorsa ve o kişi neşeliyse mesela bir süre sonra biz de neşeli oluruz. Hele de anlatan kişi, cidden rolüne bürünmüş bir şekilde duygudan duyguya geçerse, biz de istemsizce onu takip ederiz ve onun etki alanına gireriz. Beğendiğiniz oyuncuları neden beğendinizi düşününü. Yaptıkları şeylerin hiç biri gerçek değil aslında ama yine de sizi inandırabiliyorlar. Çünkü “güzel anlatıyorlar”.
Gelelim baştaki örneğimize. Toplantı odasının bir farklı yanı var tiyatro sahnesinden. Hamlet oyununu izlerken bu olaylar cidden yaşanmadığını biliriz. Bunun bir hikâye olduğunu biliriz. Ama toplantıda savunduğunuz şey aslında cidden gerçek.
Yani aslında oyuncular gibi olmayan bir şeye inanmanız gerekmiyor. Zaten bildiğiniz bir gerçeğe yeterince inanırsanız, anlattığınız şeyi güzel anlatırsanız, toplantılardaki etkinliğiniz epey artacaktır emin olun.
Böylece tiyatronun ne olduğundan da epeyce bahsetmiş olduk. Madem konumuz bu oldu biraz irdeleyelim, tiyatro nedir? Neye tiyatro diyoruz? Madem tiyatrodan bahsedeceğiz ilk önce onun ne olduğunu bilmemiz gerekiyor bence. Tiyatro denince aklınıza sahnede bir takım oyuncular ve onları izleyen insanlar geliyor eminim. Gittiğiniz tiyatroların da hepsi böyledir diye düşünüyorum. Ama tiyatroyu tiyatro yapan çok temel başka bir özelliği var; insanlarla birebir iletişime geçmesi.
Mesela televizyonlarda tiyatroya benzeyen şeyler görüyorsunuzdur. Sahnede canlandırılan ve seyircilerin izlediği bazı gösteriler. Ama bu aslen sinema sanatının bir alanıdır. Yani o gördüğünüz tiyatroya benzeyen şeyler saniyede 24 kare akan fotoğraflardır, yani aslında donuk parçaların birleştirilmesidir. Hâlbuki tiyatro donuk olamaz, tiyatro akıcıdır. Duygu sahnede oluşur ve o anda seyirciye geçer. Bu iletişimin adıdır aslında tiyatro. Gözlerinizin içine bakmayan oyunculardan izlediğiniz şey; sinemadır, dizidir ama asla tiyatro değildir. Bir eylemin tiyatro olması için en temek özellik birebir iletişimin olmasıdır. Bunun haricindekilerin hiç biri tiyatro sayılmaz. Peki, bu akademik tanım bizim ne işimize yarayacak iş dünyasında? Tiyatronun işi, birebir iletişim olduğu için, tiyatro teknikleri sizin birebirde insanlar ilişkilerinizi kuvvetlendirmekte fazlasıyla işinize yarayacak teknikleridir. Nedir bu teknikler. Kabaca anlatmam gerekirse, düzgün konuşma, bir adım sonrasını hesaplama, karşımızdakinin duygularını anlama v.b. O nedenle eğer tiyatro eğitimi almadıysanız, ciddi bir eğitimden geçmek hem entelektüel yaşamınızı hem de iş hayatınızı olumlu yönde etkileyecektir. Eğer buna şimdiye kadar fırsatınız olmadıysa, ölmeden önce yapılacaklar listesine ekleyin lütfen
En baştaki örneğimizi geri dönecek olursak. Bir toplantıdasınız ve karışınızdakileri ikna etmeniz gereken bir sunum yapıyorsunuz. Burada yapmanız gereken şey karşı tarafı bilgi bombardımanına tutmak değil, bildiğiniz şeyleri onlara etkili ve güzel bir biçimde anlatmaktır. Aynen tiyatronun yaptığı gibi. Tiyatro; insanlara bildikleri şeyleri bambaşka biçimlerde anlatmaktır, unutmayın…
Sahnelerde ve ya toplantılarda görüşmek dileğiyle… Esen kalın…
* “Drama”: Bu kelime, harekete dayalı her türlü anlatımı kapsamaktadır. Sinema, tiyatro, bale v.s. hepsi genel olarak drama kelimesi kapsamında ifade edilebilir. “Dramatik” denin aklımıza belki içine kötü olayların geçtiği, acı çeken insanlar gelebilir ama tiyatroda buna “trajik” diyoruz. Dramatik ise az önce anlattığı kapsamda kullanıldı bu azı içinde



Yorumlar (0)