Meğer, bir şekilde güçlü görünmem gerektiğini öğrenmişim ve zayıflığımı göstermemek için kendi duygularımla temas edemez olmuşum. Üzülmenin, ağlamanın şefkatle karşılanmadığı ya da duygularını ustaca gizleyip güçlü göründüğün için övüldüğün bir yerde büyüdüysen, üzülmeye hakkın olmadığına inanırsın. Ya da tam bir şey canını sıkacakken ve sen onunla baş etmenin bir yolunu bulacakken bir kurtarıcı gelmiş ve senin önündeki dikenli yolları gül bahçesine çevirmişse, o dikenlerden kendi başına kurtulacağını düşünemezsin. Sonunda ise bir diken battığında ne kadar acıtacağını hiç bilmemiş olursun. Bu acının bilinmezliği zihninde, asla deneyimlememen, kendini sakınman gereken bir acı olarak kodlanır. Katlanamayacağını zannedersin.
Ya üzülürsem diye katlandıklarını bir düşünsene! Gerçek isteğine, huzursuzluğuna kulak versen ve sınırlarını korumayı seçsen dayanacağın üzüntünün daha katlanılmaz olduğuna nasıl emin olabiliyorsun?
Tüketimin teşvik edildiği ve anlık hazların cazibesinin zihnimize pompalandığı bu çağda virüslü öğretilerden biri de şudur ki; hayatta üzülmeye değer bir şey yoktur. İki günlük dünyada hep mutlu olmamız gerekir. Bu öğretilere sürekli farklı mecralarda denk geldikçe üzülmeye hakkın olmadığını düşünürsün ve üzüntülü hissettiğin ana bir de yetersizlik hissi eşlik eder. Çünkü herkesin anda kaldığı, mutluluğu her daim yakaladığı, üzüntülerinden kurtulmanın kolay bir yolunu bulduğu, gezdiği, güldüğü, uyuduğu, yemek yiyebildiği yerde sen başarısız olmuşsundur. Herkesin basitçe üstesinden geldiği şeyi yapamıyor olmanın suçluluğunu yaşarsın ve üzüldüğün için kendini acımasızca eleştirirsin.
Oysa ihtiyacın olan sadece o üzüntünün içinde yeterince kalmak ve olan biteni anlamaktır. Yeterince kalmadan üzerinden atlayıp geçtiğin duygun muhtemelen daha kırılgan bir şekilde ilk fırsatta kendini hissettirmenin bir yolunu bulacaktır. Hatta bu sefer olan biteni anlamlandırmadığın için yanına üzüleceğin başka sebepler de katarak gelecektir. Ve sen o üzüntüde yeterince kalmadığın, kalabildiğini kendine kanıtlamadığın için, ‘iyi ki kafamı dağıtacak bir şeyler buldum, yoksa kafayı yerdim’ yanılsamasına inanabilirsin. Peki, ya kafayı yemezsen?
Bu üzüntüyle ne yaparım? Diye telaşlandığım bir dönemin sonunda aldığım hiç bir önlem işe yaramadı ve kendimi üzüntü ve acı dolu bir sürecin içinde buldum. Ve o dönemde dayanıklılığımın, yani psikolojik sağlamlık dediğimiz şeyin gelişebilmesi için müthiş bir ortam vardı. Kaçınabileceğim bir yer kalmamıştı sonunda, üzüntüm ve ben baş başaydık. Orada ne kadar ve nasıl kalabildiğimi gördüğümden beri hiçbir şeye ‘katlanmıyorum’, ‘idare etmiyorum’. Kendimden çokça ödün vererek var olacak hiçbir şeye tahammülüm yok, çünkü artık üzülmekten korkmuyorum. En çok ne kadar üzülebilirim diye düşündüğümde, artık baş ettiklerimle hatırıma gelen güvenilir bir referans anım var. Bu duygu benim için bilinmez olmaktan çıktığında ve fantezi dünyamdaki o dayanılmazlık sanrısı gerçeklikle uyuşmadığında özgür hissettim.
Katlanamayacağını düşündüğün şeyin sadece bir sanrıdan ibaret olduğunu fark ettiğinde nasıl hissederdin bir düşünsene.
Hissetmekten ve baş edememekten korktuğun bir duygun olmasa ilk hamlen ne olurdu?
Tercih hakkını bugün kullanmıyor olabilirsin. İnan bir gün o kaçındığın duygu ile senin isteğin ve iraden dışındaki sebeplerden yüzleşmek zorunda kalacaksın. Hatta belki de geçmişte böyle anların olmuştur. O zaman kullanmayı unuttuğun süper gücün sende olduğunu fark edeceksin.
Bu farkındalığın geldiği gün, dilerim sen olmaktan çok da uzağa gitmemiş olursun. Sevgiyle…



Yorumlar (0)